Aşk
Bazen sokakta yürürken, bazen bir kafe köşesinde, bazen ise üniversitedeki bir amfide biri ile karşılaşırız.
Aşk
Bazen sokakta yürürken, bazen bir kafe köşesinde, bazen ise üniversitedeki bir amfide biri ile karşılaşırız. Sanki kalbinizin çarpması veya midenizde kelebekler uçuşması gibi bir duygu içinde kalırız. Bu deneyimin adını koymanıza bile gerek yok. Bu aşkın kendisidir.
Aşk, insanlık tarihi boyunca sanatçıların, şairlerin, psikoloji, nöroloji ve evrimsel biyolojinin ilgi alanlarında yer alan, insanoğlunun doğasındaki en karmaşık duygulardan biri olarak görüldü.
İnsanların bir tarafı ile vazgeçemediği, diğer tarafı ile dönem dönem acılar içinde kaldığı bu olağanüstü deneyimi inşa eden nedir?
Aşkı anlamak için onu tek bir tanıma sığdırmak mümkün değildir. Onu üç saç ayağı şeklinde düşünmek gerekir.
Aşkın birinci ayağında bize yol gösteren biyoloji ve nörokimyadır. Evrim bize aşkın; türün devamını sağlamak ve yavrularını birlikte büyütebilmek için türe özgü geliştirilmiş bir hayatta kalma stratejisi olduğunu söyler.
Peki beynimizde ne olur?
Önce bir tutku yaşanır. Beynin ödül merkezi aktive olur: Beyin; dopamin ve noraadrenalin salgılar. Aşk; nörotransmitter maddeler aracılığıyla bağımlılık yaratan bir madde gibi kişide yoğun bir haz ve enerji yaratır. Serotonin seviyesi ne olur? Kısmi bir düşüş kişinin obsesif şekilde sürekli aşık olduğu kişiyi akılda tutmasını sağlar.
Bağlanma aşamasında oksitosin ve vazopressin devreye girer. Bu hormonlar ilk heyecan geçtikten sonra güven hissini yaratır. Bu maddeler kişinin sadece cinsel ve fiziksel çekicilikten çıkıp ilişkilerin uzun soluklu olmasını sağlayan yapıştırıcılardır.
Aşkın ilk aşamalarında; beynin ön kısmında yer alan ve insanı diğer canlılardan ayıran yüksek düzey bilişsel işlevlerin, kişiliğin ve karar alma mekanizmalarının yönetildiği prefrontal korkteks’te neler olur?
Korteks tamamen devreden çıkmaz, eleştirel değerlendirme, sosyal yargılama ve mantıksal analizden sorumlu alanlarında belirgin bir aktivite azalması meydana gelir.
Prefrontal korteksin (özellikle orbitofrontal ve ventromedyal alanlar) aktivitesinin düşmesi, kişinin partnerinin kusurlarını veya olası riskleri rasyonel biçimde değerlendirme yetisini zayıflatır. Halk arasında "aşkın gözü kördür" olarak tanımlanan durum, bu nörolojik baskılanmanın bir sonucudur.
Prefrontal korteksin yanı sıra, tehdit ve olumsuz duyguları işleyen amigdala da baskılanır. Bu sayede kişide partnerine karşı şüphe, savunma mekanizmaları veya sosyal çekince azalır, güven ve yakınlaşma eğilimi artar.
Prefrontal korteksin denetleyici işlevi azalırken; ventral tegmental alan (VTA) ve nukleus akkumbens gibi beynin derinliklerindeki ödül ve motivasyon merkezleri aşırı aktif hâle gelir. Bu durum bağımlılığa benzer bir odaklanma, yoğun coşku ve partneri sürekli görme arzusu yaratır.
Aşka düşmüş kişinin psikolojik dünyasında neler olur?
Bu konuda bize, Robert Sternberg'in Üçgen Aşk Kuramı ışık tutar. Sternberg'e göre aşk, üç farklı bileşenden doğar.
Yakınlık bileşeninde kişi; Sırlarını paylaşan, güvenen ve karşı tarafın karşısında kendini gizlemek durumunda kalmayan bir yapıya dönüşür.
Kişi bir tutku içinde; karşı tarafa fiziksel çekim, romantizm ve yoğun duygular yaşar.
Karşısındaki kişiyi sevmeye karar verir. Zamanla ilişkiyi sürdürmek için irade gösterir.
Mükemmel aşk için ne gerekir? Üç bileşenin dengede olduğu bir yapı. Sadece tutku varsa "delice aşk"tır, sadece yakınlık ve bağlılık varsa "yoldaşça aşk"tır.
Ya felsefi ve anlamsal bakış açısı:
Antik Yunan düşünürleri aşkı kategorilere ayırarak anlamlandırmıştır. Sadece fiziksel ve cinsel arzuyu barındıran Eros, zamanla derin bir dostluğa ve yol arkadaşlığına Philia dönüşür. En son sınır ise; karşılıksız, evrensel ve koşulsuz sevgi olan Agape'dir.
Modern varoluşçu felsefeye göre ise aşk, birinin dünyadaki yalnızlık ile başa çıkma mekanizmasıdır. Kendi benliğimizin dünyayı başka birinin gözünden deneyimleme ve varlığımızın genişleme halidir.
Sonuç: Umarım hayatınızda karşılıksız, evrensel ve koşulsuz sevgiyi barındıran bir ilişkinin içinde olursunuz.